Özetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Alper Dizdar Gavroglu'ndan Hareketle Hessen'i Anlamak Mümkün mü?



Yeni Yüzyıl ve Marksist Bir Bilim Tarihi Arayışı:

Gavroglu'ndan Hareketle Hessen'i Anlamak Mümkün mü?


Alper Dizdar

İstanbul Üniversitesi, Fizik Bölümü

Yeni yüzyılda sol ve marksist bir arayışın kaynakları, önceki yüzyıldaki sosyalist kuruluşun düşünce dünyasında önemli miktarda bulunuyor. Ekim devrimi ve sonrasındaki sosyalist kuruluş süreci, çok geniş bir aydın kesimini üretmek dışında aydınların zihinlerinin de özgürleştiği bir dönemin açılışını yaptı. En uçlara gidebilen özgür zihinler proleter kültür gibi, proleter bilim gibi egemen sınıf olma yolundaki işçi sınıfı için çok erken çıkışlar dâhil, her alanda yepyeni düşünceler ortaya koydular[1]. Boris Hessen’in yeni düşünürler arasında marksist yöntemle bilim tarihini anlama gayreti bu arayışların arasında yer aldı[2].

Aslında marksist yöntemin, bir üstyapı kurumunu üretim ilişkileriyle ilintilendirerek anlaşılır kılma yolunun olağan bir uygulanışı olmasına rağmen, Hessen’in Newton gibi büyük bir dehayı bilim tarihinin bir uygulama örneği olarak ele alması ve marksist edebiyata uzak bir Anglo-Sakson topluluk önünde yaptığı bildiri sunumu köktenci sonuçlara yol açtı[3]. Bilim tarihinin bir akademik disiplin olarak kuruluş dönemi öngünündeki bu üretim aynı dönemdeki benzer çalışmalarla ve etkisiyle ortaya çıkan sonraki çalışmalarla marksist bilim tarihi, sosyolojisi ve ardından politikası için kurucu bir metin oldu[4].

Kostas Gavroglu ise yeni yüzyılda bilim tarihini “artık olgun bir disiplin” olarak ele alıyor[5]. Gavroglu, sadece Türkçe’ye çevrildiği, fizik doktoralı ve İstanbul kökenli Rum olduğu için değil, dünyada bilim tarihi yazımı üzerine ilk kitabı ürettiği[6] için önemli ve bilim tarihi disiplininde ileri ve güncel bir örnek oluşturuyor. Özel olarak Hessen’i tartışmıyor kitabında, fakat bilim tarihi disiplini için geliştirdiği yöntemsel çerçeve ve sorular sadece Hessen’i değil diğer marksist bilim tarihçilerini de disiplin dışına itiyor.

Bildiride doğası gereği birden fazla disiplinle içiçe olması gereken bilim tarihi disiplinini diğer yakın disiplinlerden ayırmanın ortaya çıkardığı sorunları ve marksizmin bilim tarihi disiplinindeki eksikliğinin[7] ortaya koyduğu tarihsel açmazları tartışacağım.

1. Loren R. Graham, The Socio-political Roots of Boris Hessen: Soviet Marxism and the History of Science, Social Studies of Science, Vol. 15, No.4 (1985).

2. Boris Hessen, The Social and Economic Roots of Newton’s Principia, Science At the Crossroads: International Congress of the History of Science and Technology konferansında SSCB delegeleri tarafından sunulan bildiriler, Frank Cass and Co. (1931). [Aktaran: Freudenthal ve McLaughin edt. The Social and Economic Roots of the Scientific Revolution, Springer (2009).]

3. Alexander Vucinich, Soviet Marxism and the History of Science, Russian Review, Vol. 41, No. 2 (1982).

4. Örnek olarak Henryk Grossman, The Social foundations of the Mechanistic Philosophy and Manufacture(1935) ve J.D.Bernal, The Social Function of Science (1939) verilebilir.

5. Kostas Gavroglu, Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek, İletişim Yayınları (2006).

6. Gürol Irzık, Gavroglu[5] kitabının önsözü.

7. Robert M. Young, Marxism and the History of Science, R. C. Olby et al., eds, Companion to the History of Modern Science. Routledge (1990).









Fatih Yaşlı Weber, Marx ve Türkiye’de Sosyal Bilimler

Weber, Marx ve Türkiye’de Sosyal Bilimler 
 
Fatih Yaşlı

AİBÜ, Uluslararası İlişkiler

Türkiye’de başta tarih, sosyoloji ve siyaset bilimi olmak üzere sosyal bilimler alanına hakim olan paradigma Webercilik olarak adlandırılabilir. Bu paradigma Türkiye’yi Weber’in doğu toplumlarına bakış açısı üzerinden okur ve üstelik bunun üzerinden bir takım siyasal sonuçlara ulaşır. Paradigmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu da diğer doğu devletleri gibi patrimonyal, toprakta özel mülkiyetin olmadığı, feodal olarak görülemeyecek, tüm bunlar nedeniyle de kapitalizmin, burjuvazinin ve sivil toplumun gelişemediği, ortaya çıkamadığı bir devlettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın bu özelliklerini miras almış ve patrimonyal devlet anlayışı varlığını devam ettirmiştir. Burjuvazinin ve sivil toplumun olmadığı/zayıf olduğu böylesi bir modelde devlet ceberut nitelikli ve aynı zamanda da sınıflar üzeri olarak görülmektedir. Buradan politika düzlemine sıçrandığında, Türkiye’nin, devletle sivil toplum, merkezle çevre, modernleşmeci elitlerle mütedeyyin kitleler arasındaki mücadeleler üzerinden okunduğu ve buna göre taraf alındığı bir durum ortaya çıkmaktadır.

İlginç olan ise Türkiye sosyal bilimlerinde kendisini Marksist olarak adlandıran isimlerin bazılarının çalışmalarına dahi gizli bir Weberciliğin sirayet etmiş olmasıdır. Burada Marx’ın tartışmalı Asya Tipi Üretim Tarzı ve onunla bağlantılı olarak kullandığı doğu despotizmi kavramları bir çıkış noktası olarak ele alınmakta ve hem Osmanlı’da hem de Türkiye’de sınıflar üzeri, despotik bir devlet kavramsallaştırması yapılmaktadır. Böylelikle Osmanlı ve Türkiye çoğu kez kapitalist dünya sistemi içerisindeki konumu ve ilişkileri üzerinden değil, devletin sınıf bilincine sahip olup bütün sınıfları kendisine tabi kılmaya çalıştığı, burjuvazinin ve dolayısıyla da sivil toplumun zayıf kaldığı bir ülke olarak analiz edilmektedir. Bunun politik alana yansıması ise despotik devlete karşı sivil toplumun yüceltilmesi, yani sivil toplumculuk olmaktadır.

Bu çalışmada Weberci paradigma ile “ATÜT’çü Marksizm”in ortak noktaları üzerinde durulacak, sonrasında ise Osmanlı/Türkiye modernleşme tarihinin materyalist bir yazımının mümkün olup olmadığı tartışılacaktır.

Kıvılcım Başak Vural Bernal: Bilimin Bilimi*

Bernal: Bilimin Bilimi* 
Kıvılcım Başak Vural

ODTÜ, Fizik Bölümü

İlk bilim tarihi yazımı, epey geç bir dönemde 19. yüzyılın son çeyreğinde başlamıştır. 1930'lara kadar ise, daha çok olay tarihçiliği yaklaşımı görülür1. “Bilim nasıl ilerler?” sorusu farklı disiplinlerden kimi bilim insanları tarafından ortaya ancak 30'lardan sonra atılmıştır. Kimi bilim tarihçileri bu soruyu kişisel merak, deha ürünü şeklinde yanıtlarken, kimileri -Marksist bilim tarihçileri- sorunun cevabını toplumsal ve ekonomik gelişmelerde aramıştır. Marksistler tarihi bireylerin eylemleriyle gelişen bir olgu olarak ele almadıklarından bilimsel ilerlemeyi de bilim insanlarının kişisel dehalarının ürünü olarak açıklamazlar. Bilimsel gelişmeler de toplumların sahip oldukları üretim biçimlerinden bağımsız düşünülemez. Ancak yine de toplumsal gelişmelerle bilimin ilerlemesi arasındaki ilişkinin somutlanması ve bilimin kendi iç rasyonalitesi ve paradigmasının olup olmadığı sorularına daha spesifik yanıtlar verilmesi gerekmektedir.

Sosyalist bilim insanlarının ve bilim tarihçilerinin bilim tarihine yaklaşımları ise ana akım bilim tarihçileri tarafından yok sayılmıştır. 1960'larda Thomas Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında öne sürdüğü toplumsal gelişmelerin bilim üzerindeki belirleyiciliği tezi Marksistler tarafından “daha önce yüzlerce kez” söylenmesine rağmen “devrimci” addedilmiştir2. Oysa John Desmond Bernal 1930'lardan itibaren toplumsal koşulların bilim üzerindeki etkisini dile getiren Batıdaki ilk Marksistlerden birisidir. Bu nedenle bu çalışmanın konusu Bernal olacaktır. Kostas Gavroğlu’na göre Bernal “sosyal olguların bilimleri etkileme sürecininin en ince ayrıntılarını saptamak ve anlayabilmek için çalıştı.”3 Toplumsal olayların bilimsel düşüncelere ve teorik yaklaşımlara yön verdiğini ifade ederken, doğa bilimlerindeki ilerlemenin de toplumsal ilerlemeyi bir ölçüde belirlediğini vurgular4. Bu nedenle bilim ve toplum arasındaki ilerleme ilişkisini “etkileşim” olarak tanımlar ve bu etkileşimi en ince ayrıntısıyla analiz etmeye çalışır5. Bernal, barut, matbaa gibi tarihsel bakımdan yön değiştirici bilimsel ve teknolojik gelişmelerin rastlantısallığını reddetmez. Ancak, bu keşiflerin toplumsal dönüşümler üzerindeki etkisinin altını çizer. Yalnız, bilim tarihinin rastlantısal buluşlarla ilerlemesi, kapitalizm öncesi döneme ait bir iddia olabilir; modern bilime bakıldığındaysa daha kontrollü bir süreçtir. Bu nedenle bilimin finansmanı, örgütlenme ve planlama gibi sorunlarını masaya yatırır ve bu sorunaların çözümü ve bilimsel ilerleme arasındaki ilişkiyi ortaya koyar6. Bunun yanı sıra, Bernal’i diğer bilim tarihçilerinden ayıran önemli özelliklerden birisi de, sınıflı toplumlarda ve sosyalist toplumlarda bilimsel gelişmeleri inceleyip, gelişimin ve bilimin örgütleniş süreçlerine dair farklılığı ortaya koymasıdır: Sınıflı toplumlar için, “Uygarlığın başlangıcından bu yana teknikte birbiri ardı sıra gerçekleşen dönüşümlerin arkasındaki itici güç, her aşamada, çağın egemen sınıfına üye bireylerin ve grupların çıkarları olmuştur. Bu dönüşümlerin diğer sınıflara sağladığı yararlar önemsiz ve rastlantısaldır.”7 değerlendirmesini yapar. Aynı zamanda, bilimsel gelişmenin egemen sınıflar tarafından engellediğini de dile getirir. Zira sermayenin çıkarları bilimin gelişimini kontrol eden yegane güçtür ve bu güç için, bir bilimsel çıktı pazarlanabilen bir meta haline geldiği sürece bilimsel ilerlemedir ve desteklenir8. Oysa, sosyalist toplumda bilimsel ilerlemenin ölçütü, toplumun refahının arttırılmasıdır. Bilimsel üretimin örgütlenmesi de çok daha fazla insanın katılımıyla gerçekleşir. Bu konuda Sovyetler Birliği deneyiminden somut örnekler sunar. Reel sosyalizmde, toplumsal çıkarlara öncelik verilirken, bilimin gelişiminin özgünlüğü de akademik kurullara devredilerek güvence altına alınmıştır. Bilim akademisi bilimsel gelişmeyi planlayan kurumdur9.

* John Desmond Bernal'ın bilime yaklaşımını açıklamak için kendisinin oluşturduğu kavram.

1. Gürol Irzık, "Önsöz", Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek, Kostas Gavroğlu, İletişim Yay., 2006, 8.

2. Kostas Gavroğlu, Bilimlerin Geçmişinden Tarih Üretmek, 16.

3. Gavroğlu, 57.

4. J. D. Bernal, Tarihte Bilim, cilt 1, Evrensel yay., 2009, 17-18.

5. Bernal, Bilimin Toplumsal İşlevi, Evrensel yay., 2011.

6. A.g.e.,293-308

7. Bernal, Tarihte Bilim, cilt 2, 459.

8. A.g.e., 460.

9. A.g.e., 476-478.

Çağdaş Sümer Tarihyazımında Sorunlu Alanlar ve Bir Panzehir Olarak Marksizm: Osmanlı Örneği

Tarihyazımında Sorunlu Alanlar ve Bir Panzehir Olarak Marksizm: Osmanlı Örneği 
 
 Çağdaş Sümer

Her ne kadar tarihyazımı, 19. yüzyılın idealist geleneğinin eleştirisi üzerine kurulan yapısalcı-işlevsilcilik, Annales Okulu ve ondan mülhem dünya sistemi teorisi ile feminist ya da post-kolonyal kuramlar gibi yirminci yüzyılın etkili akımları sayesinde önemli dönüşümler geçirmişse de, bu tebliğde sorunlu alanlar olarak tarif edilmesi tercih edilen bazı başlıklarda hâlâ önemli kısıtlarla maluldür. Bu alanların başında özcülük ve bundan kaynaklanan partikülarist yaklaşımlarla, teleoloji ve bunun sonucunda ortaya çıkan süreklilik-kopuş diyalektiğinin ve öznenin tarihteki rolünün göz ardı edilmesi gelir.

Söz konusu sorunlu alanlar aslında, Marksizmin bir düşünce okulu olarak kendi içinde tartışageldiği, nedensellik, özne/yapı ikiliği, bütüncüllük ve belirlenimcilik gibi mevzularda alınan konumlardan kaynaklanır. Yirminci yüzyıl içinde bir disiplin olarak tarih alanına yapılan Marksist müdahaleler de zaman zaman, bu mevzular karşısında aldıkları konuma bağlı olarak, bu sorunlu alanların bir parçası olmuşlardır. Fakat şu iddia edilebilir ki, Marksizm, tarih disiplinindeki diğer kuramsal ekollerin aksine, epistemolojik temelleri sayesinde bu sorunlu alanların farkındadır ve bu alanlarda mevcut sınırların ötesine geçilebilmesini olanaklı kılacak kuramsal ve kavramsal araçlara sahiptir.

Bu çalışma, söz konusu kuramsal ve kavramsal araçlardan yola çıkarak, adı geçen sorunlu alanlarda Marksizmin ne tür bir pan-zehir işlevi görebileceğini, Osmanlı tarihine yönelik tartışmalar bağlamında ortaya koymaya çalışacak; böylece tarihyazımı ve Marksizm ilişkisini somut bir toplumsal formasyonun geçirdiği dönüşümler üzerinden ele alacaktır.

Can Soyer Marksizmin Bilimselliği Nereden Geliyor: Doğa mı, Tarih mi?

Marksizmin Bilimselliği Nereden Geliyor: Doğa mı, Tarih mi? 
 
Can Soyer

Marksizm ile doğa bilimleri arasındaki ilişkiler, özel bir sorgulamayı gerektirmeyecek denli doğal sayılmış, giderek marksizmin doğa bilimlerini, doğa bilimlerinin de marksizmi kanıtladığı biçiminde bir algının, marksizm-bilim ilişkisini açıklayabilecek yeterliliğe sahip olduğu varsayılmıştır. Marksizmin “bilimsel” bir sistem olması, savunduğu siyasal programın “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırılması, hatta “doğanın diyalektiğin denek taşı” olması gibi nedenlerle de, söz ettiğimiz yerleşik kabul güçlenmiştir.

Oysa, marksizmin doğa bilimleri ile ilişkisi ve hatta uyumluluğu ile bir kuramsal sistem olarak marksizmin bilimselliği farklı kulvarlara ve açıklama alanlarına ait sorunsallardır. Diğer bir deyişle, marksizmin bilimselliği, bir bilim dalının ya da disiplinin kendi alanındaki bulgularına uygunluğundan değil, kendi iç örgüsü ve yöntemsel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda, marksizmin bilimsel yöntemi ve niteliği, karşılıklı bir beslenme ve alışveriş kaçınılmaz olsa da, asıl olarak ve öncelikle kendi sistemsel ve kuramsal yapısından doğmaktadır.

Bu bilimsel karakteriyle marksizm, esasında doğa bilimlerinin açıklamalarıyla ve bulgularıyla zenginleşen, yeni mevziler kazanan ve dolayısıyla gelişebilmek için doğa bilimlerinin “otoritesinden” izin almak zorunda olan bir “bağımlı” bilgi dalı olmadığı gibi, marksizmin açıklayıcılığı ve tutarlılığı da doğa bilimlerinin kanıtlarıyla birebir örtüşmeye muhtaç değildir. Çünkü marksizm, doğa bilimlerinin de bir parçası olduğu, tarih’i açıklayan, kendisi bilim olmayan, ama bilimsel bir yöntemdir. Bu nedenlerle, marksizm ile bilim arasındaki ilişkiye dair sorgulama ve düşünme çabaları iki ayrı düzlemde yürütülmelidir: biri doğa bilimlerinin açıklamaları ve bulguları ile bir siyasal/kuramsal pratik olarak marksizmin nasıl ilişkilendirilebileceği; diğeri ise, marksizme bilimsel karakterini ve niteliğini kazandıran yöntemsel ilkelerin geliştirilip güçlendirilmesi.

Bu çalışmada, yukarıda işaret edilen temalar izlenerek, marksizme bilimsel karakterini ve niteliğini veren yöntemsel ilkeler açıklanmaya çalışılacak ve bu yolla da marksizmin yöneldiği tarih alanı ile doğa bilimleri arasındaki ilişkiler hakkında çeşitli önermeler dile getirilecektir.

Mehmet Somel Genetik Belirlenimciliğin ve İndirgemeciliğin Dünü ve Bugünü

Genetik Belirlenimciliğin ve İndirgemeciliğin Dünü ve Bugünü 
Mehmet Somel

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley

Mendel'in ilk çalışmalarının ardından 20. yüzyıl boyunca yürütülen yoğun araştırmalar sonucu, bugün kalıtımın başlıca mekanizmalarını biliyoruz: Canlının gelişimi ve işlevini belirleyen bilgi nesiller arasında neredeyse tamamen DNA'da kodlanmış olarak, yani genetik yolla, daha nadir kimi durumlarda da DNA'nın yapısındaki geçici değişikliklerle, yani epigenetik yolla aktarılıyor.

Ancak kalıtsal bilgi, canlılığı belirleyen etkilerden yalnızca biri. Doğal olgular üzerinde genetik kod kadar, çevre ve genlerin çevre koşullarıyla etkileşimleri de belirleyici. Ancak mevcut biyolojik modeller bu karmaşık ilişkileri açıklamakta zorlanıyorlar. Örneğin gelişim sırasında ya da yaygın hastalıkların sebepleri arasında gen-çevre etkileşiminin rolleri iyi bilinmiyor. Bu belirsizlik nedeniyle, kalıtımın doğal olguları açıklamadaki rolü yoruma açık. Bu konuda bilimcilerin ve kamuoyunun yorumları ideolojileri tarafından şekillendiriliyor. Yorumlardan biri, kalıtımın doğal ve toplumsal olguları açıklamada başat rolü olduğu, ya da genetik belirlenimcilik. Kardeş bir görüş de, olguların tekil genetik etkilerin toplamı olarak, çevrenin etkisi veya etkileşimler hesaba katılmadan açıklanabileceği, yani genetik indirgemecilik.

Belirlenimci ve indirgemeci yaklaşımların birkaç nedenle geçmişte ve günümüzde etkili olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, kalıtımın toplumsal hayatta belirleyiciliği fikri, daha genetik doğmadan önce dahi birçok kültürde yaygındı. Bugün de genetik belirlenimcilik, toplumsal eşitsizliklere doğalcı bir açıklama getiriyor. İkincisi, indirgemeci bilimsel yaklaşım, bireyci burjuva dünya görüşüyle uyumlu. Üçüncüsü, yeni araştırılmaya başlanan bir alanda, indirgemeci yaklaşımların basitleştirici etkisi analiz gücünü artırabilir. Genetikte de 20. yüzyıl boyunca kalıtımın temel mekanizmalarından evrimsel değişime kadar çeşitli alanlarda etkili indirgemeci modeller geliştirildi.

Yirminci yüzyıl başında keşfedilmeye başlanan genetik yasaların gücü o kadar büyüleyiciydi ki, bu dönemde yalnızca Batılı muhafazakâr bilimciler değil, ilerici kanattan bilimciler, hatta kimi Sovyet bilimcileri, toplumsal ilerlemenin yolu olarak insanda ırk ıslahını (eugenics) savunabiliyordu.

Öte yandan bu eğilime önemli karşı çıkışlar da yaşandı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, kalıtımın rolünü neredeyse kökten reddeden Lysenkoculuktu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ise özellikle de ABD'li solcu biyologlar, genetik biliminde indirgemeci, belirlenimci ve ırkçı yaklaşımlara karşı yoğun mücadele verdiler.

Bugün durum nasıl? Bir yanıyla, belirlenimci/indirgemeci yaklaşımın zayıflamış olduğu söylenebilir. Örneğin günümüz genetikçilerinin çoğunluğu yüzyıl öncesine göre aşırı indirgemecilikten uzaklar. Sistem biyolojisi, niş inşası gibi diyalektik eğilimli yeni yaklaşımlar popülerlik kazanmakta. Keza genetik alanında araştırmalar, genler arasında veya genlerle çevre arasında etkileşimi öne çıkaran modellerin geliştirilmesinin önemini gösterdi.

Öte yandan yakın dönemde hem toplumsal hem de bilimsel-teknik gelişmeler sayesinde, belirlenimci/indirgemeci yaklaşımlar yeniden yaygınlaşabilir. Birincisi, genetik bilgi eldesi giderek kolaylaşıyor, ancak bilgiyi yorumlayacak modeller halen zayıf. Bilimsel üretim ortamı ve acele yayın baskısı, indirgemeci yaklaşımları cazip kılıyor. Ayrıca 20. yüzyıla kıyasla bilimciler arasında siyasallığın zayıflaması da belirlenimciliğe alan açıyor.

Günümüzde sosyal devleti tırpanlayan politikaların savunucuları için genetik belirlenimi ima eden her türlü bilimsel üretim, toplumsal eşitsizliklere karşı önleyici önlemlerin geri çekilmesi için bahane sunuyor. Tıbbın piyasa tarafından belirlendiği bir ortamda belirlenimci/indirgemeci yaklaşımlar, işlevi tartışmalı tıbbi ürünlerin piyasaya sürümüne imkan sağlıyor; ‘ırka mahsus ilaçlar’ veya genetik köken tayini testleri gibi. Belirlenimci bilimsel üretimin ırkçı ve cinsiyetçi inançları beslediğini görebiliyoruz.

Genetik belirlenimci/indirgemeci yaklaşımların yeniden yayılması hem bilimsel gelişmeyi sınırlaması, hem de eşitsizliklerin sürdürülmesine katkısı açısından kaygı verici. Eşitlikçi genetikçiler açısından atılması gereken adımlarsa şöyle: (1) etkili bütünselci modeller geliştirmek, (2) meslektaşlarına, bilim muhabirlerine ve kamuoyuna müdahale edebilecekleri kanallar açmak, (3) sosyalbilimci meslektaşlarıyla paylaşımlarını artırmak.

Aylin Sayın Bourdieucu Yaklaşımla 1990 Sonrası Türkiye Sinemasında “Özerkleşen” Sanat Alanı

Bourdieucu Yaklaşımla 1990 Sonrası  Türkiye Sinemasında “Özerkleşen” Sanat Alanı 
Aylin Sayın

MSGSÜ, Sosyoloji Bölümü

Pierre Bourdieu, 19. yy Fransız yazın alanını incelediği Sanatın Kuralları adlı kitabında kültürel ürünün analiz edilmesi için toplumsal gerçekliğin üç düzeyi ile bağlantılı olarak ele alınmasını önerir: İlk olarak kültürel üretim alanının iktidar alanı içindeki konumu ve zaman içindeki evrimi, ikinci olarak, sanat alanının içyapısı, nesnel ilişkilerin ve konumların yapısı, son olarak da, bu alandaki eyleyicilerin (yönetmenlerin ve seyircilerin) habitusları1 ele alınmalıdır. Bourdieu sosyolojisi Marksizm’in sınıf ve sermaye kavramlarını kullanarak; sermayeyi sadece ekonomik değil türlerine ayırarak özneyi habitusu üzerinden işin içine dahil ederek toplumsal yapıyı “alanlar” üzerinden tarif eder ve günümüzde Marksistlerin dert ettiği meselelere –işçi sınıfı kültürü, beğeni farklılıklarının sınıfsal farklılıkları meşrulaştırması, tüketim kültürü, bürokrasi ve devletin iktidar yapısı gibi- özellikle Fransız toplumu üzerinden yaptığı istatiksel ve teorik analizlerle katkı koyar.

Bourdieu’nün yukarıda bahsedilen yönteminden yola çıkarak bu sempozyumda doksanlar Türk sinemasında ortaya çıkan “özerk alanı” değerlendirmeyi amaçlamaktayım. Özerk alandan kastım kültürel sermaye açısından zengin, ekonomik sermaye açısından fakir sanat sinemasının ticari sinema yapma koşullarından özgürleşmesi ve yeni bir alan oluşturmasıdır. Bu alan nasıl ve neden bu dönemde ortaya çıkmıştır? Alanın eyleyicilerinin habituslarında bir ortaklaşmadan söz edilebilir mi? Özerk alanın eyleyicileri ticari alanın eyleyicilerinden hangi farklı eğilimle ayrılırlar? Özerk alanda üretilen filmler tematik ve biçimsel olarak nasıl ortaklaşır?

Doksanlı yılların ortasında “yeni kuşak” diyebileceğimiz sinemacılar Yeşilçam sinemasının yapısını altüst eden, seksenlerin değiştiremediği süregelen film yapma koşullarını değiştirerek –sinema alanında varolan kanaatleri aşarak ya da Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün deyişiyle doksayı (önceki varsayımlarla düşünmek) kırarak- kendilerine yeni bir alan açmış ve özerkleşmişlerdir. Sanat sinemasının ortaya çıkmasının diğer bir deyişle özerkleşmesinin temeli gişe kaygısından kopuştur. Yılmaz Güney sinemasından sonra kazanılan ilk özerkliktir bu. Yılmaz Güney sinemasının izlenirliğine henüz ulaşılmamıştır ama gişe kaygısı da taşımaz bu alanın sinemacıları; daha doğrusu gişede iş yapma dertleri onların neyi ortaya koyacaklarını etkilemez. Dolayısıyla özerk alan sanatın sermayeden bağımsızlaşmasıyla oluşur. Yapısal bağımlılıkta (ticari sinema) ise değer, üreticinin dışındaki kriterlerce belirlenir.

Bourdieu, “alan”ları, toplumsal hayatın farklılaşma sürecinden doğan ve göreli özerkliğe sahip küçük dünyalar (mikrokozmlar) olarak görür ve sanat alanının iki türlü ayrışması olduğunu söyler: Bağımlılık (heteronomy) ve özerklik (autonomy). Benzer şekilde Türk sineması alanı yukarıda bahsedildiği üzere doksan sonrasında kendi içinde ‘ticari sinema’ ve ‘özerk sinema’ olarak iki alana ayrılmıştır. “Alan terimleriyle düşünmek bağıntısal düşünmektir.”2 Bu durumda da sinemayı bir alan olarak tarif etmek, orada var olan ilişkilerin birbirinden bağımsız olamayacağını kabul etmekle işe başlamak doksanların ortalarında ortaya çıktığını ve yeni bir alanı oluşturduğunu iddia ettiğim özerk sinemanın ne şartlarda ve nasıl ortaya çıktığını, ticari sinemadan nasıl bağımsızlaştığını anlamayı mümkün kılar.

Buradan yola çıkarak bu bildiride özerk sinema olarak tarif ettiğim sinemayı Bourdieu’nun kültürel, sosyal, simgesel ve ekonomik sermaye ayrıca habitus, doksa gibi kavramlarını kullanarak ele alacağım.

Notlar:

1. Toplumsal yapının, nesnenin öznede içselleşmiş hali, bilinçdışı algılama diyebileceğimiz; eyleyicinin toplumsal olarak kurulmuş pratik duygusudur. Habitus sosyolojide öznelciliği aşmak ama nesnelciliğe mahkûm olmamak için bir çıkış yolu sağlar. Bourdieu eylem ve yapıyı birlikte düşünmek için habitus kavramını geliştirdiğini söyler.

2. Pierre Bourdieu, Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar (İstanbul: İletişim yay, 2011), 80.


Cenk Saraçoğlu Disiplinleri İçeriden Aşmak: Sosyoloji ve Siyaset Biliminin İçinde/Karşısında Marksizm

Disiplinleri İçeriden Aşmak: Sosyoloji ve Siyaset Biliminin İçinde/Karşısında Marksizm

Cenk Saraçoğlu

ODTÜ, Kuzey Kıbrıs Kampüsü, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bu sunum “modernite” olarak adlandırılan kapitalizm, ulus-devlet ve Aydınlanma gibi dünya-tarihsel olguların gelişim sürecinde ortaya çıkan sosyal bilimlerdeki disiplin ayrımlarının toplumsal gerçekliği anlamada yarattığı etkileri sorgulamaya çalışacak. Özellikle sosyoloji ve siyaset bilimi disiplinlerinin 19. ve 20. yüzyıldaki ayrışma ve gelişim sürecine odaklanılarak disiplin ayrımlarına dayalı uzmanlaşmanın kapitalizmin bütünlüğünü kavramada yarattığı sorunlara ve bunların ideolojik etkilerine değinilecek. Bu bağlamda sosyoloji ve siyaset bilimi disiplinlerinde iki ayrı alan gibi ele alınan “toplum” ve “devlet” kavramlarının anaakım sosyal bilimlerdeki kullanım biçimlerinin karşısında Marksist teori ve yöntemin nasıl bir alternatif ortaya koyduğu tartışılacak.

“Toplum” ve “devlet” gibi iki ayrı alan tasavvurundan yola çıkarak bunların her birini ayrı uzmanlık gerektirecek inceleme nesneleri olarak tarif eden egemen yaklaşım esasında toplumsal gerçekliğin çarpık bir resmini sunmak noktasında ideolojik bir karakter taşır. Zira bu ayrıştırmanın bir sonucu da “toplumun” ve “devletin” birbirinden ayrı işleyiş mekanizmaları olduğu, bu ikisinin iki ayrı “sisteme” denk düştüğü ve böylelikle de bu işleyişin aksadığı noktalarda ikisine ayrı ayrı müdahale edilebileceği düşüncesine kapı aralar. Buna göre, aynı Parsonscu sosyolojide görebileceğimiz gibi, toplum kendi sistemi içerisinde düzeni ve devamlılığı sağlayan unsurlarının, yani aile gelenek, görenek, okul gibi güçlendirilmesi ya da yeniden düzenlenmesi ile kendi sorunlarını onarabilir. Sosyoloji de bu noktada, toplumsal sistemin nasıl işlediğini, bu işleyiş içinde ortaya çıkan arızaların nereden kaynaklandığını ve bu arızaların nasıl giderileceğini belirlemenin bilimi olarak tasarlanır. Aynı sosyal bilimsel yaklaşım siyaseti veya devleti kendinden menkul ayrı bir sistem olarak tarif ederek, siyaset bilimini devletlerin iç yapısal mekanizmalarının nasıl işlediğini ve doğru işleyişin nasıl olması gerektiğini “bilimsel” olarak keşfetmeye davet eder. Karşılaştırmalı siyaset diye bilinen alanın egemen ele alınış biçimi bu davete bir icabet olarak görülebilir. Nihayetinde toplum-devlet ayrıştırmasını temel alan siyaset bilimi ve sosyoloji disiplinleri kendi alanlarında “toplumu” ve “devleti” bağımsız birer kendilik olarak veri alır, bunların devamlılığı durumunu idealleştirir ve böylelikle de kapitalist bütünlüğün aşılmasına yönelik çabaların önüne çekilen ideolojik sete malzeme taşır.

Bir felsefe, siyaset kılavuzu ve aynı zamanda gerçekliği anlamaya yönelik bir yöntem olarak düşünülen Marksizm ise hem bu bütünsel kapitalist gerçekliği bölmelerine ayırma eğilimine karşı bir alternatif oluşturur hem de bu eğilimin ideolojik karakterini deşifre eder. Marx’ın modern burjuva toplumunun çeşitli görünümlerini kapitalist bütünlüğün birbirleriyle ilişkili yapıcı öğeleri olarak gören anlayışı, ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilimi arasında çekilen sınırları da hükümsüz kılacak bir niteliğe sahiptir. Marx’ın anlayışında örneğin siyaset biliminin konusu olarak ayrıştırılan devlet ile sosyolojinin alanına sıkıştırılan (toplumun unsurlarından biri olarak) sınıf birbirinden ayrı gerçeklikler değil, aynı kapitalist bütünlüğün içsel ilişkili parçalarıdır. Marx’a göre, devletin modern toplumlarda kazandığı biçim sınıf mücadelelerinin tarihsel birikiminin bir yansımasıydı; öte yandan kapitalist sınıfın oluşumunda ve hâkim kılınmasında devlet kilit bir rol oynamıştı; hâkim sınıf ilişkileri ve sömürü mekanizmaları ancak devletin varlığında devam edebilirdi. İlk bakışta birbirileriyle çelişkili gibi gözüken bu yaklaşımların her biri birbiriyle içsel ilişkilerle bağlı unsurlarından oluşan kapitalist bütünlüğe farklı konumlanma noktalarından bakmanın birer örneğini teşkil eder. Böyle bir yöntemin devlet/siyaset ve toplumu birbirine dışsal iki ayrı kendilik olarak kavrayan anlayışla uyumlu olması ve disiplinler arasında bunun üzerinden çizilen sınırları veri alması imkânsızdır. Marx’ın sonraki dönemlerindeki takipçilerinin, ister sosyoloji ister siyaset bilimi alanlarında konumlandırılsınlar, bu disiplinlerin ana-akım teori, yöntem ve tekniklerine mesafeli ve eleştirel olmalarının arkasında bu yatmaktadır.


Alp Öztarhan Zihin-Beden Sorununda Dualizm-Mekanizm Açmazına Marksist Yaklaşım

Zihin-Beden Sorununda Dualizm-Mekanizm Açmazına Marksist Yaklaşım

Alp Öztarhan

İnsan aklını farklı kılan ögenin üretimle bağını vurgulamak isteyenler arasında başparmak vurgusu popülerdir. Bu fark gerçekten başparmakta olabilir mi? Yoksa aklın maddiyatını frontal lobun diğer tüm memelilerden farklı biçimde büyük oluşunda1, veya örneğin beynin sol ve sağ yarıkürelerinin en asimetrik örneğinin insanda bulunmasında mı aramalı2?

Zihin bedenin neresindedir? Beyinde olduğunu söyleyen Plato3 mu daha haklıdır, kalpte olduğunu söyleyen Aristo4 mu? Yoksa böbreküstü bezler ve benzerlerinin aklımıza etkilerini dikkate alarak zihnin bütün vücutta olduğunu mu düşünmeliyiz? Bu durumda örneğin ayak başparmağımız da aklımıza dâhil midir? Eğer öyleyse protez başparmağı olan bir kişinin aklı o protezi de içerir mi?

Zihin-beden sorununda idealizmin doğal sonucu olan dualizm, en bilimci yaklaşımda dahi bizi idealizme doğru ittirir. Karşı tarafta ise mekanizme yelken açan anglo-sakson materyalizmi yer alıyor. Bu materyalizm, insanı diğer hayvanlardan farklı kılan insan aklının ilk nedenini insanın biyolojik evriminde, aklı da bedeninde arıyor.

Marksistler sıklıkla birinciden kaçarken kendilerini ikincinin kucağında buluyorlar. Aklı bedende ararken de bir uçta aklı tüm beyinde değil, yalnızca epifizinde bulan Descartes5, diğer uçta ise tüm bedeni, hatta saçımız ve tırnağımızı da içeren bir hengâme var. Saçımızı kestirince aklımız da etkileniyor mu?

Materyalistlerin zihni bedende arama tuzağından kaçınmaları gerekiyor. Öyle olsa insan uygarlığına en yakın gelişkinlikte olanın insan vücuduna en yakın vücudu olan şempanze veya bonoboların kültüründe olması gerekirdi. Oysa tarım ve hayvancılık yapabilen6 gelişkin bir işbölümüne ve iletişim için bir dile sahip olan karıncalar bu bağlamda maymunlardan çok daha “insan”dır.

İnsanlık ne beynin kıvrımlarında, ne iki ayak üzerinde durmakta, ne de başparmakta aranmalıdır. Akıl maddeden kopuk kavranamaz elbette, ancak salt bedenin salgıladığı bir madde, hatta bedenin bir özelliği olarak da düşünülmemelidir. Akıl bedenin içinde değil, ortamla kurduğu ilişkide ortaya çıkar. İnsanlık da bedende değil, toplumsallıkta varolur.


Kaynakça:

1. Purves D. et al, Principles of Cognitive Neuroscience, Sinauer Assoc. Inc., 2008, 26. Bölüm

2. Falk D., Gibson K., Cambridge University Press, 2001

3. Plato, Timaeus, ca. 360 BC

4. Gross C.G., The Neuroscientist Volume 1. No:4, Temmuz 1995

5. Descartes R., Les Passions de l'amé (Ruhun Tutkuları), 1649, art.31

6. Mueller U. G., Gerardo N., PNAS November 26, 2002 vol. 99 no. 24 15247-15249

Engin Özkan Matematik Maddi Yaşamdan Kopuk Salt Aklın Ürünü Müdür?

Matematik Maddi Yaşamdan Kopuk Salt Aklın Ürünü Müdür? 

Engin Özkan

SDÜ, Matematik Bölümü

Matematik çalışma nesnelerini doğa(yani maddi dünya)’nın kendisinden alan ve maddi dünyanın nesneleri arasındaki nicel ilişkileri inceleyen bir disiplindir. Ancak bu tanımı kabul etmeyen ve matematiğin ele aldığı nesnelerin maddi dünyayla ilişkisinin olmadığını iddia eden matematikçilerin sayısı az değildir ve bu iddia Pisagor’dan bugüne uzanan bir tarihselliğe sahiptir. 19.yy matematiğinin en büyük matematikçilerinden sayılan Henri Poincare “bilimin yasalarının gerçek dünyayla hiçbir şekilde ilişkili olmadığını, yalnızca ilgili olgunun daha uygun ve daha “yararlı” bir tanımını oluşturmaya mahsus keyfi teamülleri temsil ettiğini” öne sürmüştü. Bu durumun en önemli nedeni olarak matematiğin doğadan aldıklarını soyutlaştırma sürecince ortaya çıkan uzmanlaşmanın diğer bir biçimde ifade edilecek olursa “işbölümünün” netlik kazanmaya başlaması olduğu söylenebilir.

Matematik çalışmaları her ne kadar bilimin ilerlemesine büyük katkılar sağlasa da kimi yapısal hatalara sahiptir. Bu hatanın temelinin doğa’nın diyalektik, çelişkilerle var olan yapısını bir kenara bırakıp onu statik, durağan bir şekilde ele alması ve formüllerle ifade etmeye çalışmasıdır. Örneğin, doğa, noktalar, noktaların oluşturduğu doğrular, doğruların oluşturduğu düzlemler, düzlemlerin oluşturduğu uzay vb. şekilde incelenmektedir. Oysa Aristoteles’in dediği gibi “doğrulardan, düzlemlerden ya da noktalardan oluşan hiçbir şey görmemekteyiz. Oysa doğrular, düzlemler ve noktalar maddi tözler olsalardı, bunlardan oluşan şeyler görmüş olmamız gerekirdi. Noktalar, doğrular ve düzlemler tanım olarak cisimden önce gelebilirler ama bu nedenletöz olarak önce gelmezler.”

Kimi matematikçilerin öne sürdüğü gibi matematik salt aklın ve soyut düşüncenin ürünü değildir. Örneğin insanoğlu on parmağı olduğu için onluk sayı sistemini kullanmıştır. Ya da ilk insan barınma ihtiyacını karşılamak amaçlı konut yapmaya başladığında ağaçların uçlarının birbirine denk gelecek biçimde kesme ihtiyaçları dik açı ve gönye kavramlarının kesfine neden oldu. Matematiğin gelişimi bütünüyle insanlığın ihtiyaçlarının sonucudur. Eğer matematiğin gerçek yaşamın bir ürünü olmadığı kabul edilseydi bugün matematik hayatın hiçbir yerinde kullanılamazdı.

Sunumda temel olarak matematiğin kendisinin maddi yaşamın bir ürünü olduğu tezi işlenecektir. Bununla beraber sayıların ve şekillerin modellenmesi olarak görülen matematiğin bir bilim olup olmadığı ve doğal olarak matematiğin yöntemine dair tartışmalar yürütülecek. Bu tartışmada matematiğin bir bilim dalı olmadığı, mantığın bir uzantısı olduğu bu nedenle doğa bilimleri açısından evrensel bir temsiliyete sahip olduğu argümanı işlenecek. Bununla beraber matematiğin kaynağını maddi doğadan almakla beraber toplum bilimlerine matematiksel yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıkan zafiyet olan gerçek hayatı bir bütün olarak açıklama çabalarının kendisi irdelenecek ve gerçek ile matematiğin bilime yakınsaması arasındaki ilişki incelenecek.








Mehmet Ali Olpak Kuantum ve Görelilik Kuramlarından Sonra “Araştırma Programları”na Yaklaşım

Kuantum ve Görelilik Kuramlarından Sonra “Araştırma Programları”na Yaklaşım

Mehmet Ali Olpak

ODTÜ, Fizik Bölümü

Bilimsel yönteme dair tartışmaların esasen iki düzlemde gerçekleştiği söylenebilir. Birinci düzlemde, bir sistematik önermeler bütününü değerlendirirken bu bütünün ya da tek tek önermelerinin bilimsel olup olmadığına karar verilmesini sağlayacak epistemolojik standartlara dair bir tartışma söz konusudur. İkinci düzlemde ise, bilimsel üretimin bir süreç olarak ele alınması, bu sürecin sosyolojik, siyasi, psikolojik, tarihsel ve etik yönlerinin tartışılması söz konusudur. Bu tablo göz önüne alınarak söylenebilir ki, bilimsel üretim sürecinin ve bilimsel yöntemi sorgulayan “epistemolojik standartlar”ın kimi felsefeciler ve bilim insanları tarafından tarihselci bir yaklaşımla ele alınması önem taşımaktadır. Tarihselci yaklaşıma örnek olarak, akla ilk gelen isimler arasında B. Hessen, H. Grosmann, J. D. Bernal, T. Kuhn ve I. Lakatos sayılabilir. Konuya genel bir yaklaşımla, Hessen, Grosmann ve Bernal'in de dâhil olduğu marksist akımın dışında tarihselci olarak anılmaya en uygun ismin I. Lakatos olduğu söylenebilir. Lakatos’un kendisinin marksist olup olmaması bir kenara, marksist diyalektiğin kavramlarını kullanıyor olması önem taşımaktadır.

Bu çalışmada, Lakatos’un geliştirdiği “ilerleyen/gerileyen (progressive/degenerating) araştırma programları” kavramından yararlanılarak yirminci yüzyıl fiziğine dair bir tartışma yürütülecektir[xx]. Bu tercihin temel gerekçesi, yerleşik fizik kuramlarının ve fizikteki anlayış değişikliklerinin tarihi, felsefi, sosyolojik bağlamlarda yürütülen tartışmalar üzerindeki etkisidir. Öncelikle, bilimsel çalışmaların aşamalarını tarif eden ve esasen pozitivist bir mantığın ürünü olduğu söylenebilecek bilinen şemanın (gözlem ve deneylerin yapılması – hipotezlerin kurulması – hipotezlerin kontrollü gözlem ve deneyler ile sınanması – kuramlara/kanunlara ulaşılması) ve bu şemaya dair eleştirilerin Lakatos tarafından yapılan eleştirisine değinilecektir. Ardından, mevcut durumun bir incelemesi olarak, yirminci yüzyılın ilk yarısı içinde kuantum mekaniğinin ve Einstein'ın görelilik kuramının ortaya çıkış süreçlerine ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında yüksek enerji fiziğinin gelişimine atıflar yapılarak Lakatos’un kavramlaştırması üzerinden bir çerçeve çizilmeye çalışılacaktır. Yirminci yüzyılda fizik alanındaki gelişmeler, Lakatos’un kavramlarında (muhtemelen marksist diyalektikten yararlanıyor olması nedeniyle) kapalı olarak var olan, ancak açık hale getirilmesi ve üzerine yoğunlaşılması gereken “içerme – aşma” ilişkisinin güzel ve açık örneklerini sunmaktadır. Yeni kuramların ortaya çıkışı modern bilimin tarihinde hep bir kuramın diğerinin yerini alması olarak yorumlanmış, ancak özellikle yirminci yüzyılda eski kuramların yenilerce “içerilmesi” ve daha önemlisi aşılması farklı yönleriyle ortaya çıkmıştır. Burada içerme ve aşmadan kast elbette eski kuramların varsayımlarına hiç dokunmadan yeni varsayımlar eklenmesi değildir. İçerip aşma, çok daha farklı varsayımlarla yola çıkan bir kuram ile eskisinin açıklayamadığı olguların açıklanabilmesi ve bununla kalmayıp eski kuramın olgusal dayanaklarının yeni çerçeve içinde anlaşılabilmesidir. Dolayısıyla, modern bilimin tarihi içinde eski kuramların bilim insanları tarafından her zaman rafa kaldırılmamasını ve bazılarının halen kullanımda olması anlaşılabilmektedir. Bunun en açık örneği, Newton'un aşılmış olan kuramının göreliliğin genel kuramı çerçevesinde özel bir durum olarak ifade edilebilmesi ve halen pek çok mühendislik uygulamasının temelini teşkil etmesidir. Kuşkusuz Newton örneği en bilineni olsa da tek örnek değildir.

Yalnızca epistemolojik standartlara odaklanan bir yaklaşımın, bilimin ekonomik, toplumsal ve politik işlevleriyle beraber evrimini kavrayabilmesi ve geçirdiği devrimsel süreçleri doğru biçimde çözümleyebilmesi mümkün değildir. Lakatos yukarıda anılan “araştırma programı” kavramı bağlamında bu süreçleri ele almaktadır ve bu nedenle farklı kuramlar arasındaki içerme – aşma ilişkisini çözümlemeye elverişli bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Onun ortaya koyduğu yöntem ve kavramları kullanarak, 20. yy fiziğini öncesiyle ve sonrasıyla bütün bir süreç olarak ele almak ve bilimsel yöntemin bilimselliğinden taviz vermeden toplumsal ve tarihsel belirlenimlerine de bilimsel anlatıda yer vermek mümkün olacaktır.

Ali Cenk Gedik Engel(s)’siz Bir Marksizm: Marksizmin Disiplinlerarasılığını Müzik Bilimleri Üzerinden Düşünmek

Engel(s)’siz Bir Marksizm: Marksizmin Disiplinlerarasılığını Müzik Bilimleri Üzerinden Düşünmek 

Ali Cenk Gedik

Dokuz Eylül Üniversitesi, Müzik Bilimleri Bölümü

Bu bildiri açıkça marksizm-bilim ilişkisini sempozyumun amaçladığının tersi yönde tartışacaktır. Diğer bir deyişle burada sempozyumun ana teması olan bilimin marksizmden uzaklaşması sorunundan daha önemli olduğunu düşündüğüm başka bir soruna, yani marksizmin bilimden uzaklaşması sorununa odaklanmak istiyorum. Bu sorunu da ana başlıkta kullanılan “Engel(s)’siz bir marksizm” olarak kodluyorum. Hiç kuşkusuz bilim alanının bugün marksizmden uzaklığının en önemli nedenlerinden birisi marksizmin kendisinin tedrici olarak “disiplinlerarası” (interdisciplinarity) niteliğini kaybederek bilim alanından uzaklaşmış olmasıdır.

Diğer yandan “engelsiz bir marksizm” sorununu sempozyumun amaçlamadığını açıkça ifade ettiği bir şeyi, yani marksizmin kendisini tartışmadan ele almak mümkün gözükmüyor. Birincisi “engelsiz bir marksizm”e uzanan yol aynı zamanda “kaba marksizm”e, mekanik materyalizme, pozitivizme, determinizme, revizyonizme, “stalinizm”e karşı durmak adına Batı Marksizminin Engels’ten kurtulmaya çalışmasının tarihidir1. İkincisi “engelsiz bir marksizm”in bu tarihinin ana eksenini Engels’in diyalektiği doğa bilimlerine uygulama çabası oluşturmaktadır. Timpanaro (1975) bu anlamda birbirlerine karşıt konumda dahi olsa Batı Marksizminin tüm akımlarının anti-materyalizm paydasında ortaklaştığını ikna edici bir biçimde tartışmıştır.

Sonuç olarak “engelsiz bir marksizm”in iki önemli tarihsel uğrağı vardır. Birinci uğrak 1900’lerin başında Karl Korsch ve Györg Lukacs’ın Batı Marksizminin köşe taşlarını oluşturan çalışmalarıdır. Engels’in belirli argümanlarına dair önemli itirazlar dile getirmesine karşın bu çalışmalar Engels’in marksizmden tümüyle arındırılmasını talep edecek kadar ileri gitmemiştir. Bu tür bir cüreti ancak 1960’lardaki ikinci tarihsel uğrakta, yani Yeni Sol’un ortaya çıkışıyla birlikte görebiliyoruz2. Bu tarihten sonra artık Engels, Marx’ın ölümünden sonra yayınlanan eserleriyle marksizmin tamamen kurtulması gereken bir figürdür.

Bu tarihin arka planında elbette “fizikteki kriz”e ve darwinciliğe dair tartışmaların koyu bir gölgesi vardır. Bu anlamda marksizm-bilim ilişkisinin tarihi, bilim tarihindeki gelişmelerden ve bu gelişmelerin neden olduğu tüm düşünsel yansımalardan kesinlikle ayrı düşünülemez. Çünkü fizikteki krize ve darwinciliğe dair tartışmalar sadece “engelsiz bir marksizm”in değil aynı zamanda tüm bilimlerdeki paradigma değişimlerinin de tarihidir. Bu anlamda “engelsiz bir marksizm”e dair iki tarihsel uğrağın bilim tarihindeki dönüşümlerin iki tarihsel uğrağı ile çakışması bir tesadüf değildir. Bilim tarihindeki dönüşümler de yine 1900’lerin başında pozitivizme ve sosyal darwinciliğe karşı tepkilerle başlar ve 1960’lardaki yapısalcılıkla birlikte post-yapısalcılık ve postmodernizme evrilecek olan evrenselciliğe ve rasyonel akla karşı bir perspektifin başat paradigma haline geldiği uğrakları içerir.

Marx ve Engels’in inşa ettikleri biçimiyle marksizmin, insanlığa dair neredeyse tüm birikimin, yani tarih, sanat, edebiyat, kültür, antropoloji, fizik, kimya, matematik, ekonomi, siyaset, biyoloji, felsefe, sosyoloji vs. gibi tüm düşünsel kaynakların “disiplinlerarası” eleştirel bir sentezi olduğu düşünülürek, marksizm-bilim ilişkisi tüm bilim tarihi yerine aslında yukarıda listelenen disiplinlerin çoğu ile müzik üzerinden ilişkilenerek ayrı disiplinler haline gelmiş alanların toplamı olan müzik bilimlerinin tarihi üzerinden ele alınacaktır. Ayrıca müzik bilimleri, kendi tarihsel kökenlerinde taşıdığı bu çokludisiplinerliğinin (multidisciplinarity) bugün nöromüzikoloji, biyomüzikoloji, hesaplamalı etnomüzikoloji/ müzikoloji ve bilişsel etnomüzikoloji/müzikoloji gibi daha karmaşık disiplinlerarası yapılara evrilmiş olmasıyla marksizmin “disiplinlerarasılığı”nı tartışmak için en elverişli alanı sunmaya adaydır.

Sonuçta temel sorun bugün sadece marksizmin bilim alanından çekilmiş olması değil aynı zamanda marksizmin felsefe, siyaset, iktisat, tarih ve sosyoloji gibi yalıtık alanlarda derin bir uzmanlaşmayla disiplinlerarasılığını kaybetmesi ve böylece entellektüel ufkunun geçmişe göre büyük oranda daralmış olmasıdır. Bu anlamda marksizmin bu ana kaynaklar dışında doğa bilimlerinden hümanistik disiplinlere ve oradan sanata dek uzanan disiplinlerarasılığının ne yazık ki son temsilcileri Bolşevikler olmuştur.

Kaynakça:

1. Timpanaro, S. 1975. On Materialism, (Trans. Lawrence Garner), NLB, London.

2. Rees, J. 1994. Engels’ Marxism, International Socialism 2:65.

Erman Çete Bilim ile İdeoloji Arasındaki Gergin İpte Yürünebilir mi?

Bilim ile İdeoloji Arasındaki Gergin İpte Yürünebilir mi?

Erman Çete

ODTÜ, Felsefe Bölümü

Marksistlerin güncel politikada birden fazla alanda mücadele etmesi gerektiği muhakkak. En genel soyutlama düzeyinde işçi sınıfı ile burjuvazinin arasındaki sınıf savaşımının belirlediği siyaset alanında, soyutlama somuta doğru indirilmeye başlandığında somutun zenginliğini kapsayabilecek bazı rötuşlar yapmak gerekir.

Marksizmin hem mirasçısı, hem de eleştiricisi olduğu Aydınlanma düşüncesinin bilim anlayışı, gündelik ve popüler mevzularda hâlâ vazgeçilmez bir biçimde marksistler tarafından sahipleniliyor. Buna örnek olarak evrim ile yaradılış arasındaki kavga, CERN’de yapılan deneylerle birlikte popüler olan Higgs parçacığı üzerinden dönen kimi tartışmalar verilebilir. Marksistler genel olarak bu tartışmalarda bilimin neliğine dair özel bir vurgu veya analiz yapmak yerine, “aklın yanında olmak” şeklinde kabalaştırılabilecek bir siyasi pozisyon alarak modern bilimin “hakikat”inden taraf olurlar.

Ancak teorik olarak işler biraz daha farklıdır. Marksizmin gelişim tarihine bakıldığında dahi, örneğin Alman İdeolojisi’ndeki ideoloji tanımı ve Marx’ın genel olarak bilime bakışı ile Siyasal İktisadın Eleştirisine Katkı’nın Önsöz’ündeki bilim ve ideoloji kavrayışı arasındaki farklılaşma göze çarpacaktır. Buna göre, bilim ile karşılaştığı zaman hakikatin üzerini örtmeye çalışan pejoratif bağlamlı ideoloji anlayışı, zaman içerisinde “temel çelişkinin farkına varılan alan” olarak değişecektir.

Bir adım daha atılabilir: Marx’tan önce Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde, Bilim’in de verili haliyle ideolojik olduğunu iddia etmiştir. Marx sonrasına bakıldığında da, Lenin olsun, 30’lu yıllar Sovyet veya Sovyet tandanslı bilim felsefecileri olsun (Hessen, Bernal gibi), bilimin tarihsel ve toplumsal koşullara bağlı işlevine dikkat çekmişlerdi. Böylece bilim, hem politika hem de ideolojiler alanı ile ilişkili ve tek başına ele alındığında davulcuya veya zurnacıya varabilecek bir gelin adayı olarak görülmüştü.

Gerilim yeterince açıktır: Marksistler, kapitalizmin gerici toplumsal ideolojilerle eklemlenerek “bilim”e açtığı savaşta aklın ve bilimin yanında yer alırlarken, teorik düzlemde bilimin ideolojik işlevini de araştırırlar. Bu gerilimi, “militan materyalistler” ile olan ilişkide görmek mümkündür, örneğin. Veya, “bilime siyaset bulaşmamalı” fikrini savunan evrimcilerde...

Özetle, marksizmin ideoloji ile bilim arasındaki ilişkisine odaklanılarak bu gergin ipte yürünüp yürünemeyeceğini, yürünecekse bunun nasıl olacağını tartışmak gerekmektedir. Bunun için de, Marx’ın ve Marx sonrası marksizmin kimi “kaynak” metinlerinin izini sürmek gerekecektir. Bunlar arasında Marx’tan Yabancılaşmış Emek ve Meta Fetişizmi; György Lukacs’tan Reifikasyon ve Proletaryanın Bilinci sayılabilir. Belki bir de “eşantiyon” olarak Hegel’den Tinin Fenomenolojisi eklenmelidir.


Murat Büyükyılmaz Marksist İktisadın Güncel Eleştirilerinin Muhatapları Olarak İktisadi Akımlar

Marksist İktisadın Güncel Eleştirilerinin Muhatapları Olarak İktisadi Akımlar 

Murat Büyükyılmaz

Marmara Üniversitesi, Uluslararası İktisat Bölümü

Tarihin her anında iktisadi alanın belirleyici bir konumunun olduğunu kabul etsek de kapitalist işleyişin krize girdiği dönemlerde, -özellikle kendisini kapitalizmin kapsamlı bir eleştirisi yoluyla ortaya koymuş olan marksizm açısından, iktisadi olgulara ve tartışmalara faklı bir hassasiyet ile yaklaşmak zorunlu bir hale gelmektedir. Kriz dönemleri kapitalizmin kendini yeniden ‘inşa’ ettiği dönemler olmaktadır. Ve marksist bir ‘siyasal iktisat eleştirisinin’ ‘sonuç alma’ olasılığı bu dönemlerde oldukça artmaktadır.

Kapitalizmin 2008 yılında içerisine sürüklendiği kriz, bu açıdan marksist iktisada önemli müdahale kanalları açmıştır. Tüm dünyada Kapital satışlarının artışından ‘Marks haklıydı!’ ifadelerinin farklı düzey ve anlamlarda kullanılmasına kadar birçok emareye rağmen, marksizm dışı müdahalelerin bu kanalları kapatma olasılığı oldukça yüksek.

Marksist iktisat, tam da Marx’ın yaptığı gibi, yıkıcı bir eleştiriyle kendini yeniden kurmak durumundadır.

Bu ön-çalışmada amaçlanan, mevcut iktisadi akımların, güncel iktisadi tartışmalarda edindikleri konumlar çerçevesinde eleştirilebilmesinin ön koşulu olarak, bu akımların kendi tarihselliklerinde anlaşılabilmesini sağlayabilmektir.

Edward Hallett Carr'ın tarihçiler için aşağıdaki satırlarda söylediği sözler bu çalışma kapsamında sergilenecek yaklaşımı özetlemektedir: “Tarihten ders çıkarmak hiç bir zaman tek yönlü bir süreç değildir. Geçmişin ışığında bugünü öğrenmek, aynı zamanda bugünün ışığında geçmişi öğrenmek demektir. Tarihin işlevi, geçmiş ve yaşanılan zaman hakkında daha sağlam bir anlayışı, bunların karşılıklı ilişkileri içinde, ilerletmektir.” (Tarih nedir?, s.124)

Kaynakça:

1. Andrey Vladimiroviç Anikin, Marx Öncesi Siyasal İktisat, Yazılama Yay., 2008

2. E. K. Hunt, İktisadi Düşünce Tarihi, Dost Kitabevi Yay.,2005

3. Vural Fuat Savaş, İktisadın Tarihi, Siyasal Kitabevi, 2000

Tolga Binbay Marksizm ve Psikanaliz: Tarihsel Kaderlerinin Benzerliği

Marksizm ve Psikanaliz: Tarihsel Kaderlerinin Benzerliği 

Tolga Binbay

Tıp Doktoru, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı, Sinop

Louis Althusser, Lacan üzerine yaptığı bir konuşmada XIX. yüzyılda Batı Aklı'nın hegemonik yüzeyini delen, bu yapıyı zorlayan, "beklenmeyen iki ya da üç çocuk" yani iki ya da üç yeni bilimin doğduğunu söyler. "Törelere, ilkelere, ahlâka ve terbiyeye aykırı düşme anlamında gayri meşru" olan bu çocuklar Marx, Nietzsche ve Freud'dur. Yine Althusser'e göre Batı Aklı'nın bu soykütüksüz çocuklarına babasız, yani öncesiz olmanın bedeli çok ağır ödetilmiştir: "ayakta kalabilmenin kimi zaman çok korkunç olan ceremesini çektiler: karşılığını, her şeyin dışına atılmakla, mahkûm edilmekle, aşağılanmakla, sefalet çekmekle, açlıkla ve ölümle ya da çıldırarak ödediler. " Keza Marx hayatının önemli bir bölümünü sürgünde ve ekonomik zorluklar içinde geçirirken, Freud kendi meslektaşları tarafından önce göklere çıkarılmış ve daha sonra ise neredeyse aforoz edilmiştir.

Ancak zorluklar her iki ismin ardında iki bilimsel alanın varolmaya devam etmesine engel olmadı. Yani ne doğum engellenebildi ne de bu bilimlerin serpilip etkisini arttırması. Marksizm ve psikanaliz, XX. yüzyılda Batı Aklı'nı şekillendiren iki ana akım oldu. Bu durumda başka tedbirler devreye girdi. Söz konusu tedbirler ve bu tedbirlerle birlikte bu bilimsel alanların gelişimi bir nevi kader ortaklığının oluşmasına, her iki bilimsel alanın tarihsel kaderlerinin ortaklaşmasına yol açmıştır.

Bu sunumda Marksizm ve psikanaliz için XX. yüzyıl boyunca alınan ve uygulanan tedbirlerin ilginç benzerlikleri değerlendirilecektir. Bu amaçla öncelikle Karl Popper'ın bilim değerlendirmesinden yola çıkılarak Marksizm ve psikanalizin bilimselliği sorgulanacaktır. İkinci olarak her iki kuramsal alanda XX. yüzyıl içinde meydana gelen zenginleşmeler ve ayrışmalar revizyonizm ve ortodoksi tanımlamaları etrafında ele alınacaktır. Üçüncü olarak her iki kuramsal alanın uygulayıcı ve kuramcılarının, uygulama ve kuramda birbirlerine karşı olan mesafeleri tartışılacaktır. Dördüncü olarak sağ ideoloji tarafından marksizme ve psikanalize yöneltilen suçlamaların benzerliği vurgulanacaktır. Beşinci olarak her iki kuramsal alanda, daha doğumdan itibaren varolan, bünyevi boşlukların cımbızlanmaya ve egemen tedbirlerin uygulanmasına nasıl yatkın olduğu tartışılacaktır.

Söz konusu tarihsel kader, var olan benzerlikler üzerinden değerlendirilirken Marksizme daha yakın olduğu varsayılan bir dinleyici/tartışmacı grubuna psikanalizle ilgili bazı temel bilgiler de iletilecektir.






Gökhan Akbay Jacques Lucien Monod: Moleküler Biyoloji Diyalektik Materyalizme Karşı

Jacques Lucien Monod: Moleküler Biyoloji Diyalektik Materyalizme Karşı 

Gökhan Akbay

ODTÜ, Felsefe Bölümü

Jacques Monod, François Jacob ve Andre Lwoff ile birlikte moleküler biyolojinin kuruluşuna büyük katkılar yapan bilimcilerden biridir. Bakterilerde genetik regülasyonu açıklayan operon modelinde, mesajcı RNA'nın keşfinde ve protein işlevinin düzenlenmesini açıklayan allosteri modelinde imzası vardır.

Monod, tıpkı diğer Fransız bilimciler gibi nazi işgali sırasında Fransız Komünist Partisi öncülüğündeki direniş hareketinde yer almıştır. FKP’nin direniş örgütü olan Francs-Tireurs içinde komutanlık görevi bile üstlenmiştir. Savaş sonrasında birçok diğer bilimci gibi Lysenko vakasından ötürü partiden ayrılmıştır. Monod’u FKP’den ayrılan diğer bilimcilerden ayıran yönü, marksizmden kopuşunu teorik olarak gerekçelendirme arayışına girmesidir. Bir röportajında, Lysenko vakasında suçu Stalin'e yıkmaya çalışanları eleştirirken, sorunun köklerinin Rousseau'ya kadar dayandırılabileceğini iddia etmiştir.

Monod’un diyalektik materyalizm eleştirisinin en gelişkin hali Rastlantı ve Zorunluluk kitabında ortaya çıkar. Bu kitapta Monod, marksizmin gerçekliği doğrudan yansıtmaya dayanan bir epistemolojisi olduğunu, nesnel doğa ile öznel değerleri birbirine karıştırdığını, teleolojik (kendi deyimiyle animist) bir anlayışı olduğunu ve bu yüzden doğa bilimlerinin objektiflik postülasıyla çelişki içinde olduğunu söyler. Marksist bilimcilerden ve Engels’ten yaptığı alıntılarla diyalektik materyalizmin doğa bilimlerine uydurulmaya çalışılmasının nasıl hatalara yol açacağını göstermeye çalışır.

Diyalektik materyalizmin bu yanlış kavranışında Monod’un Descartes’çı önyargıları kadar marksizmin vülgerleştirilmesinin de payı vardır. Marksizmde inceleme nesnesinden bağımsız bir yöntem olduğu fikri, diyalektik materyalizmin soyut birkaç kanunla her somut soruna çözüm bulabilecek bir algoritma olduğu görüşü, bazı basit şemaların, hakkında detaylı bilgiye sahip olmadığımız nesnelere (Engels’in tohum örneği gibi) uygulanmasının diyalektik yöntem olarak algılanmasına yol açmıştır. Diyalektik materyalizm somutun iç bağlantılarının, yani fenomeni ortaya çıkaran kuvvetlerin ve bunların bağlantılarının ortaya çıkarılmasıdır. Bunun için de inceleme nesnesi hakkında detaylı bilgi şarttır. Aksi durumda materyalizmimiz a priori materyalizm olur ki bunun idealizmden hiçbir farkı yoktur. Francis Crick’in vitalizm için söylediğini biz de idealizme uyarlayabiliriz: kesin bilgi idealizmin düşmanıdır. Ve kesin bilgiye birden çok bakış açısıyla birden çok veriyi tartarak ulaşılabilir. Diyalektik materyalizmin hiç eskimeyen bir ilkesi varsa o da bu somut bütüncülüğüdür.

Zuhal Okuyan Tıp Alanındaki Araştırmalarda İnsan Hakları İhlalleri ve Bilim Tarihinden Örnekler

Tıp Alanındaki Araştırmalarda İnsan Hakları İhlalleri ve
Bilim Tarihinden Örnekler

Zuhal Okuyan

Tıp Doktoru, Halk Sağlığı Uzmanı, İzmir

Bu çalışmada tıp alanında yapılan ve insanlık tarihine birer kara sayfa olarak geçmiş bilimsel araştırmalar konu edilecektir. Antropometrik ölçümlerden öjeniye, toplu yaşanan yerlerde yapılan deneylerden günümüzdeki ilaç araştırmalarına kadar ırkçılığın ve kâr hırsının sınır tanımadığı, insan haklarını ihlal eden bu türden araştırmalar sadece savaş dönemlerine ve nazi tıbbına sınırlı olmayıp akademinin içinde her an gerçekleşebilmekte, suç ortakları sadece akademik yükseltme ve yayın sayısını arttırmak isteyen sözde bilim insanları olabilmektedir. Tarihin bilinen en uzun sürmüş epidemiyolojik araştırması olan Tuskegee araştırması, CIA için yapılan bazı psikolojik deneyler, İzlanda halkının genetik patentinin satılması gibi çarpıcı çalışmalar ya doğrudan devlet eliyle ya da dünyada bilimsel otorite kurmuş ünlü üniversitelerin aracılığı ile gerçekleşmiş araştırmalara örnektir. İnsan hakları ihlallerine neden olmuş bilimsel çalışmaların verilerinin kullanılması konusu da ayrı bir tartışma odağı yaratmaktadır. Bilim tarihinin birer utanç belgesi niteliğinde olan bazı araştırmalarda kimi zaman süreç deneklere işkence yapmaya ve ölümlerine neden olmaya kadar vardığından bu tip deneylerin sonuçlarını kullanmanın ahlaki olup olmadığı da tartışılmaktadır. Günümüzde akademik tıp çevrelerinde bilimin kimin için yapıldığı ve araştırmalara finans sağlayan odakların asıl amaçlarının ne olduğu fazla sorgulanmadığından özellikle çok merkezli yapılan çalışmaların izlenmeye alınması ve gerekirse deşifre edilmesi, işin özüne değinmeyen kısır etik tartışmalara göre daha anlamlı görünmektedir. Bunun için de örgütlü bağımsız izleme komiteleri oluşabilmelidir.

Sibel Kibar Sokal’ın Şakası ve Marksist Bir Bakış Açısından Gerçeklik Değerlendirmesi


Sokal’ın Şakası ve Marksist Bir Bakış Açısından Gerçeklik Değerlendirmesi 

Sibel Kibar

Kastamonu Üniversitesi, Felsefe Bölümü

“Bilim Şavaşları” olarak adlandırılan, Batı modern bilimine getirilen eleştirilerle, bu modern ve Batılı bilim karşısında konumlandırılan epistemolojik görecelilik ve bilimsel yaklaşımlarda çoğulculuk düşüncesi, yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde akademik gündemi meşgul etmiştir. Bu yaklaşım, aslolarak sosyal bilimlerde mutlak bir doğruya ulaşamama olgusundan hareketle, doğa bilimlerinde de bu çabanın nafile olduğunu iddia eder. Doğa bilimlerinin, sosyal bilimlere ve diğer bilme biçimlerine karşı hiyerarşik üstünlüğünün alaşağı edilerek, bilime alternatif görüşlerin de bilimle aynı düzlemde değerlendirilmesi gerektiğini savunur. İlaveten, bu yaklaşım altında değerlendirilebilecek bazı düşünürler, bilime ve rasyonelliğe atfedilen önemin, Batılı eril düşüncenin dünyanın geri kalanını ve kadınları baskılamasının bir aracı olduğunu öne sürerler. Bu durumun karşısında muhalif tavrın, bilime, özellikle doğa bilimlerine ve bilimsel araştırmanın rasyonel olduğu düşüncesine karşı çıkmaktan geçtiğini savunurlar. Bu nedenle, muhalif akademisyenler, bilimsel kuramların öyküsel, kurgusal yönlerini, rasyonelliğin altındaki irrasyonel ve psikolojik etkileri ortaya sermeli; belirsizliği ve böylece de doğrudan neden-sonuç ilişkilerinin kurulamayacağını göstermelidirler.

Alan Sokal’ın 1996 yılında post-modern tarzda ve argümanlarla bir ironi olarak yazdığı makalesinin saygın kabul edilen bir dergide basılması, bu tartışmaları iyice alevlendirmiş ve Sokal’ın karşı kutbunda yer alan, sosyal inşacılık, kültürel çalışmalar ve bilişsel görececilik gibi adlarla anılan tarafın prestij kaybına yol açmıştır. Sokal, temelde, Batılı modern doğa bilimine karşı çıkışın, bilimsel bir takım kuramların ve verilerin yanlış anlaşılmasına ve yanlış yorumlamasına dayandığını gösterir. Örneğin, kuantum fiziğinin, “Kartezyen-Newtoncu metafiziği temellerinden sarstığı” iddiası, fizik alanında uzmanlığı olmayan kişilerin kimi yanlış yorumlarına dayanır; dolayısıyla doğrudan belirsizliği işaret etmez. Ona göre, bilimin nesnelliğinin, güvenilirliğinin, gerçekliğinin, rasyonelliğinin sorgulanması, bilimin bu iddialarından vazgeçmesini gerektirmez. Aksine, dış dünyaya dair doğru ve güvenilir veri elde etmenin bilimden başka yolu yoktur. Ancak Sokal’ın “alçakgönüllü bilimsel realizm” adını verdiği kendi görüşüne göre, “bilimin amacı şeylerin gerçekte nasıl olduklarını keşfetmektir ama bu çaba hep eksik kalacaktır”1.

Sokal, Barbara Ehrenreich, Noam Chomsky, Susan Haack gibi Bilim Şavaşlarında kendilerini bilimin savunucusu olarak tanımlayan düşünürlerin bu post-modern itirazlar karşısında, saf, soyut bir bilim anlayışını savunmadıkları açıktır. Modern bilime yöneltilen eleştirilerin, aslında, kapitalizme doğrultulması gerektiğini söylerler. Ancak, özellikle Sokal, fiziksel gerçekliğin toplumsal ve dilsel bir kurgu olduğunu şiddetle reddederken, toplumsal gerçekliğin sosyal ve dilsel bir kurgu olduğunu iddia etmektedir. Ben bu yaklaşımın pek doğru olmadığı kanısındayım. Fiziksel ve toplumsal gerçeklik arasında bir açı olduğunu söylemekle, iki tür gerçekliğin zemininin farklı olduğunu söylemek arasında hayati bir ayrım vardır. Sokal’ın yaklaşımı, pozitivist bilim anlayışına karşı dursa da, doğa bilimlerinin de bir insan etkinliği olduğunu unutur; tersinden, insan bilimlerinin inceledikleri toplumsal gerçekliği, fiziksel gerçeklik üzerine inşa etmediklerinde sadece iyi ya da kötü edebiyat örnekleri olacağını düşünmez. Dolayısıyla, Sokal’a en temel itirazım, kendi “alçakgönüllü bilimsel yaklaşımında”, tarihsel gerçekçiliği gözardı ederek, bunu tarihçilere ve sosyologlara bırakmasıdır. Oysa, bunun kendisi gerçekliğin parçalı algılanmasına neden olmakta ve bilimsel etkinlik sürecinin egemen güçlerin kontrolünde olduğu gerçeğini kısmen geri plana itmektedir. Bilim, alt-yapının, yani üretim ilişkilerinin kimi niteliklerini de belirleyebilecek maddi ve düşünsel araçlar sunar. Jeoloji de olsa, psikoloji de olsa, bir anlamda rehafın, artı-değerin artmasını sağlar. Bu nedenle, bilimin düşünsel ve pratik etkinlikleri, üretim ve dağıtım ilişkilerinin uzağında değildir. Özetle, hem doğa bilimleri hem de insan bilimleri, fiziksel gerçeklikle doğrudan ilişkilidirler; ancak bunun yanı sıra tarihsel gerçeklikten de paylarına düşeni alırlar.

Notlar:

1. Alan Sokal, Şakanın Ardından: Postmodernizmin Bilimsel, Felsefi ve Kültürel Eleştirisi (İstanbul: Alfa yay., 2011), 249.

Gül Pınar Erkem Gülboy, Gizem Bilgin Aytaç Marksizm ve Uluslararası Politik Teoride Dönüşümler


Marksizm ve Uluslararası Politik Teoride Dönüşümler

Gül Pınar Erkem Gülboy, Gizem Bilgin Aytaç

İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

19.yüzyıldan itibaren ulus devletin dönüşümü, sosyal teorinin bütün dünyada önemini ortaya koyar. Aydınlanmacı rasyonalitenin egemenliğini yürüttüğü bu dönem, sosyal olgulara da bilimsel bir mantık ilişkisi bütününde, neden sonuç ilişkileriyle bakılmasını doğurur. Marksizm, özellikle liberal rasyonalitenin bu yönelimini, diyalektiğe getirdiği yeni yaklaşımla sarsmış, ardılı hatta karşıtı birçok düşünce yapısının da öncüsü olmuştur. Bilim dünyasında bu dönüşümün gerçekleşmesi, 20 ve 21. yüzyıllarda dünya politikasını değerlendiren akademisyenlerin, farklı kuramlara yönelmesini sağlar.

Uluslararası ilişkiler disiplininin ayrı bir disiplin olarak bilim dünyasında yer alması İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve Anglo-Sakson merkezli olarak gerçekleşmiştir. Özellikle Soğuk Savaşın iki kutuplu dünyası, dünya politikasında egemenliği realist anlayışa bırakmıştır. Liberalizm ise iki savaş arasında Wilson’cu idealizmin yenilgisiyle, uluslararası kurumları şekillendiren ve bu bağlamda realist güç ilişkilerini kabul eden ancak bunu kapitalist sistemi dönüştüren işbirliklerine yönelten bir akım olmuştur. Bu bağlamda bakıldığında, uluslararası ilişkiler disiplininin kuruluş dönemi konjonktürleri göz önünde bulundurulduğunda, ideolojik işlev gören bir disiplin olarak, iki kutuplu düzenin bir kutbunun politikalarının meşrulaştırılma aracı olarak yorumlanması mümkündür.

Oysa Dünya, Küba Füze kriziyle birlikte, insanlığın yok oluşuna sebep olacak nükleer güce sahip ülkelerin dehşetiyle karşılaşır. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sesini kısık olarak duyuran Bağımlılık teorileri, Marksist dünya politikası ve peşinden gelecek eleştirel akım, Marks’ın yabancılaşma ve özgürleşme kavramlarını, ezilen sınıfların gündemini ve dünya ekonomik politiğinin dinamiğini, uluslararası politikanın gündemine taşıyacaktır. Bu süreç, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkıyla yönelen bağımsızlık hareketi, 1950’lerde Bağlantısızlık hareketiyle ekonomik, politik bağımsızlığı ve Üçüncü Dünya’nın ezilen halklarının sesini dünya politikasına yöneltir. Wallerstein, Frank gibi ekonomi politik analizin bağımlılık teorileri üzerinden yükselen kült isimleri ekonomik teorilerle birlikte uluslararası politikayı sarsarken; Frank Halliday, Benno Tecshke- Nicholas Rengger, Negri gibi Post-Marksist yaklaşımlarla, uluslararası politika günümüze uzanan teorik bir tarafla karşılaşacaktır.

Bu makalemizdeki amaç, günümüzde ‘uluslararası ilişkiler’ olarak adlandırılan disiplinin bilimsellik iddiasını tartışmak; dünyada yükselen küreselleşme karşıtı, sosyalist, liberal, çokkültürlü tüm sosyal hareketin yanında, teoride üretim yapan güçlü Marksist yönelimin literatürü de göz önünde bulundurarak, uluslararası politikaya Marksist yaklaşımların bu disiplin üzerindeki etkisini incelemektir. Bu açıdan Marksist dünya politikasının gelişimini İkinci Dünya Savaşından bugüne kadar açıklamaya ve uluslararası ilişkiler disiplininin gelişimi içindeki yerini açıklamaya çalışacağız.